Söylentiye göre,  Etiyopyalı çiftçilerin, kahve kirazı ile beslendikten sonra yerinde duramaz hale gelen keçilerinin  bu halleri, meraklarını celbetmiş olmalı ki, insanlar da kahvenin o sihirli gücüyle tanışabildiler.  Kahvenin anavatanı olarak bilinen Etiyopya’nın yüksek yaylalarındaki insanlar kahve kirazı meyvesinin çekirdeğini  un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyorlardı. Meyve halindeyken ise kaynatılıp suyunu içerek tıbbi amaçlı olarak da kullanıyorlardı.

Arap yarımadasına komşu o zaman ki Habeşistan’da kahvenin ünü o kadar yayılmıştı ki denizi aşıp Araplarla tanıştı. Yaklaşık 14. asır civarında kahvenin sonraki tüm zamanlarda söylendiği üzere Arabica yöntemiyle içilmesi artık standart olmuştu. Yani ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezilip öğütülmesinin ardından suyla karıştırılıp kaynatıldıktan sonra içilmesi yöntemi.

Bu yöntemi kullanarak kahvenin tüketildiği ilk yer Yemendir. Aynı yöntem sonra Aden, Kahire ve Mekke’de görülmüştür. Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki Yemen Valisi içtiği kahveyi ve bu dev kültürü İstanbul’a getirmiştir.

Artık İstanbullu olan Türk Kahvesi Venedikli tacirler eliyle Venedik’e yani bugünkü İtalya’ya yolculuğunu sürdürmüş ve İtalya’nın yıllar sonra dünyayı kasıp kavuracak espressosunun temeli atılmıştır. Ardından kısmen Türkler kısmen İtalyanlar sayesinde tüm Avrupa’ya ve nihayetinde tüm dünyaya yayılmıştır.

Kültürümüzde derin izler bırakacak şekilde girmiş bir içecektir kahve. Çok farklı anlamlar yüklemişizdir millet olarak kahveye. Sohbetin bahanesidir, hatırı 40 yıl geçerlidir. Zindelik verir ve sıhhatimize de katkısı büyüktür. Hayatımızın en önemli kararlarından biri verilirken tuzlu ve acılı bir şekilde ama en tatlı anısıyla isteriz gönlümüzün sultanını. Nice atasözleri, nice şarkılar, şiirler yazılmıştır Kahve için ve nice hikâyeler anlatılmıştır onun o büyülü atmosferinde. Bin bir zahmetle uzak diyarlardan tanecik olarak mutfağımıza giren kahve gönlümüzde böylece büyük bir yer edinmiştir.